İyi İnsan Sendromu: İyi İnsan Olmaya Çalışırken Kendini Kaybetmek
Bazı insanlar vardır, herkes onları “çok iyi” diye tanımlar. Kırmazlar, üzmezler, ses yükseltmezler. Hep anlayışlıdırlar, hep alttan alırlar. Dışarıdan bakınca ne kadar güzel bir şey gibi görünür bu. Ama işin iç yüzü çoğu zaman o kadar da parlak değildir.
Çünkü “iyi olmak”, bazen gerçekten iyi olmaktan değil, kabul edilmek zorunda hissetmekten gelir.
İyi insan sendromu dediğim şey tam olarak burada başlıyor.
İnsan sırf sevilmek, dışlanmamak ya da kaybetmemek için kendinden vazgeçmeye başladığında…
Mesela biri seni kırar ama sen “boşver” dersin. Aslında boşvermezsin ama büyütmemek için susarsın. Bir şey istemezsin, çünkü istemek ayıp gibi gelir. Hayır diyemezsin, çünkü karşındakini üzmek istemezsin.
Bir süre sonra fark etmeden şu olur: Sen herkesi korursun ama seni koruyan kimse kalmaz.
İyi insan sendromunun en zor tarafı da bu zaten.
Dışarıdan bakıldığında sorun yoktur. Kavga yok, gürültü yok, problem çıkaran biri değilsindir ama iç dünyanda biriken şeyler vardır. Söylenmemiş sözler, bastırılmış öfke, görülmeyen ihtiyaçlar…
Ve bir noktada insan şunu hissetmeye başlar:
“Ben bu ilişkilerin içinde neredeyim?” Çünkü sürekli anlayan taraf olmak, zamanla anlaşılmayan tarafa dönüşür. Bu insanlar genelde “ben böyleyim” der. Sakinim, uyumluyum, iyi niyetliyim… Evet, bunlar güzel özellikler. Ama burada ince bir çizgi var: Gerçekten iyi olmakla, iyi olmak zorunda hissetmek aynı şey değil.
Gerçekten iyi olan insan gerektiğinde sınır koyabilir. Kırıldığında bunu söyleyebilir. İstemediği bir şeye “hayır” diyebilir. Ama iyi insan sendromunda bunlar yoktur. Çünkü altta yatan şey çoğu zaman şudur: “Eğer ben iyi olmazsam sevilmem.” Bu çok derin bir korku. Ve insan farkında olmadan hayatını bunun etrafında şekillendirir. İlginç olan şu: Bu kadar “iyi” olan insanlar genelde içten içe çok yorgundur.
Çünkü sürekli kendini geri planda tutmak, sürekli tolere etmek, sürekli idare etmek… Bunlar fark edilmeden insanı tüketir. Ve o bastırılan duygular bir yerde çıkmaya başlar. Bazen ani öfke patlamalarıyla, bazen içe kapanmayla, bazen de kimseye bir şey hissetmemeye başlayarak…
Bir noktada insan şunu fark eder:
Ben aslında kimseyi kırmamaya çalışırken en çok kendimi kırmışım. İyilik, kendini yok saymak değildir. Anlayış, kendinden vazgeçmek değildir. Sevilmek için sürekli veren taraf olmak zorunda değilsin.
Ve belki de en önemlisi şu:
Sınır koyduğunda seni kaybeden insanlar, zaten seni gerçekten kazanmış insanlar değildir.
İyi olmak güzel bir şey. Ama bu, kendin pahasına olmamalı.
Çünkü insan en çok, kendine ihanet ettiğinde kaybolur.